Sonsuzluğun Kapısında
Van Gogh: sonsuzluğun Kapısında Filmine Dair... “Hem yetenekli hem de zevkli olan bu delikanlı, eline fırçayı aldı mı çıldırıyor” demişti; portresini yaptığı bir asker onun için... Kimine göre dahi deli; kimine göre bipolar bozukluk yaşayan, kimine göre başka sorunlarda ama psikolojisi kesinlikle sağlıklı olmayan bir ressam... kendisine göre ise -ismini taşıdığı- kendinden önce ölen abisinin yedeği olan biri.. İnsanların onaylamasını veya onaylamamasını umursamadan, daha fazla kendi olmaya çalışan biri... Herkes gibi... sevildiğini bilmek isteyen biri..
Ve kendisinin hayatının bir kesitinin anlatıldığı filmde ise; insanı bunaltan filmin yavaşlığı değil, Van Gogh’un yalnızlığı... Yalnızlığı ile savaştıkça; tanrısal yetenek de bir o kadar göstermeye başlıyor ve ona hediye olarak sunuyor kendini... ve şikayet de ediyor; benim gördüklerimi görmüyorlar diyerek ve kendini korumaya da alıyor ; "Eğer daha sonraları değerli olacaksam şimdi de değerliyimdir. Buğday, buğdaydır insanlar onun en başta çim olduğunu düşünse de..."diyerek... Ölüm; “Saf altın renginde bir ışıkla güneş her yeri aydınlatıp” gelirken; yaşamında sadece bir tablosu satılıyor. Adı da “Kırmızı Üzüm Bağı... Ölümünden sonra isminin yaşayacaklarının müjdecisi gibi.. O, üzüm misali yokluğu tadıp; aslına dönerken; eserleri ise yaşamımızda yavaş yavaş canlanmaya başlıyor bereketi müjdeler gibi... “Hayat, ekmektir. Belki de bazı kişilerin ektikleri başka hayatta biçilmek içindir.”serzenişi; zamanın kumları üzerinde sağlam bir ayak izi olacağının habercisiymiş... Saygıyla ve Rahmetle.